6 Ocak 2012 Cuma

VAN



Telefonda tebliğ     

Kurban bayramının üçüncü gününde, gece saat on sularında telefonda tebliğ edildi; Van görevim. Ertesi gün, Etimesgut’ta askeri havaalanında olacaksın, askeri kargo uçağı ile deprem bölgesine hareket edeceksin. Tebligatı yapan idarecinin başka bir bilgisi yoktu. Program nedir, kaç gün kalınacak, başka kimler katılacak? Cevap yok.

Sabaha kadar süren telaşlı ve tedirgin bir uyku. Heyecan, belirsizlik, bilgisizlik…

Askeri havaalanı bekleme salonu

            Sabah erken saatlerde bir başka meslektaşımla evlerimizden alındık. Şoföre soruyoruz, ama ona tebliğ edilen görevde, bizi evimizden alıp havaalanına bırakmak. Hepsi o kadar.

            Havaalanı kapısında askeri kıyafetlilerce kontrol edildik. Bekleme salonunda tanıdık simalar var. Ancak görevin detayları konusunda malumatı olan pek yok. Birçoğumuza aynı şekilde gece telefonla ulaşılmış.

            Uçağın kalkma saati yaklaşıyor.

Kargo uçağında seyahat

            Yeşil renkli çift pervaneli bir uçak bekleme salonuna doğru yaklaşıyor. Sivil havaalanlarında yaşanan telaş ve yolcu geçiş merasimi yok. Uçağın arka kapağı bir timsahın ağzıymışçasına açılıyor. Uçuş teknisyeni olan başçavuş başını uzatıyor ve ‘uçağa binebilirsiniz’ diyor. Uçağa; deprem bölgesine götürülecek malzemeler yüklenmiş. İnsan boyundan biraz yüksek bir boruya biniyoruz.

            Üç sıra iplikten örülmüş taburelere asker gibi omuzlar dik oturuyoruz. Koltuk numarası yok, beğenip gözüne kestirdiğin bir tabureye çöküyorsun. Uçak içinde karşılıklı oturanlar birbirine tebessüm ediyor. İlginç bir deneyim, farklı bir yolculuk.

            Kaptan pilot yüzbaşı rütbesinde bir asker. Bayramımızı kutluyor ve ‘iyi uçuşlar’ diliyor. Kapılar kapanıyor. Pervaneler dönmeye başlıyor. Pistte hızlanıyoruz ve demir yığını kendisinden beklenmeyen bir çeviklikle havalanıyor.

Uçağın içinde bağırarak konuşuyoruz. Motorların gürültüsünden konuştuklarımız boru içinde kayboluyor.

Fiziki haritayı yukarıdan görmek

Biraz sonra, Ankara semalarındayız. Bulutlar içinden uçuyoruz. Kuşgözü ile dağlara, tepelere, göllere, ırmaklara, köylere, şehirlere bakarak boşlukta kayıyoruz.

Güneşin doğduğu yöne doğru ilerliyoruz.

Fiziki haritada dağlar, tepeler… Yollar, damar damar. Bir köyü, kasabayı, şehri birbirine bağlıyor.

Dağların doruklarında kar.

Van Gölü’ne havadan bakıyoruz. Uzaktan görünen mavilik bir denizi andırıyor.

Kaptanımız, gürültücü yeşil demir kuşu havaalanına yumuşacık indiriyor.

Van’dayız

            Ekibimizi karşılamaya gelmişler. Van Gölü’nün kenarından sahil boyu uzanan yoldan otelimize ulaştık. Edremit’te Şahmaran Otel’de odalara yerleştik. Oda arkadaşımla camdan Van Gölü manzarası izledik. Göl üzerinde bir martı açık kanat uçuyor.

            Deprem bölgesinde yıldızlı otele yerleşmek yadırgatıyor. Ne yalan söylemeli. Bunu da konuşuyoruz.

            Öğle yemeğini ikindiye doğru yedikten sonra toplantı saatine kadar dinlenmeye çekiliyoruz.

İşin adı kondu

            Burada bulunan ekip koordinasyon merkezini oluşturup çalışmaları başlatacak. Asıl amaç afetzedelerin yaralarının bir an önce sarılması, daha fazla gecikmeye mahal bırakmadan şehrin bükülen belinin doğrultulması.

            Arama kurtarma çalışmaları büyük oranda tamamlanmış. Çadır kentler kurulmuş; deprem sonrası yaşam biçimini bir şekli ile istemeseler de kabul etmiş görünüyor depremzedeler…

Deprem anı

            Akşam yemeğini yedik. Toplantı salonunda uzun bir masanın etrafındayız. İhtiyaç tespitinde kullanılacak form üzerinde çalışmalar yapıyoruz. 

            Çatırtılar, sallantılar, toplantı odası gidip geliyor. Kulaklara dolan çığlıklar… Duvarların, beton yığınlarının korkunç homurtuları… Şaşkınlık dolu anlık duruşlar. Kendine ilk gelenlerin çıkışa doğru kendilerini atması… Ne yapsam, diye bakıyorum. Elim ayağım titremeye başlıyor. Aklımdan bir sürü olasılık geçiyor. Masanın altına girmek fikri hızla gelip yerleşiyor. Elektrikler kesiliyor. Daha ürkütücü oluyor. Tavandan parçalar kopacağı ve altında kalabileceğimi düşünüyorum.

            Bağrışlar, birbirinden kopuk sesler. Herkes kendini dışarı atma derdinde, telaşında.

            Kapıyı görüyorum. Kapıya doğru gitmek istiyorum ama yer oynadığı için hareket edemiyormuşum gibi oluyor. Birisi bir ucundan tutarak ayaklarımızın altındaki halıyı çekiyor sanki. Adımlarımız iler doğru atıldıkça vücudumuz geride kalıyor. Kapıya geldiğimde sallantılar durdu ancak otelin içinde, koridorlarda insan seli kabarmaya başladı.

            Otelde bulunan herkes can havli ile kendisini dışarı attı. Otelin önünde şaşkına dönmüş bir kalabalık. Bir kadın bağırarak ağlıyor, bir yandan da çocuğuna sesleniyor. Çocuğu yanında…

Depremden biraz sonra

            Beş nokta altı şiddetinde depremmiş az önce yaşadığımız. Otelin önünde beklemeye devam ediyoruz. Yoldan geçen cankurtaranların sesi her tarafa yayılıyor. Merkezde bir otelin çöktüğü bilgisi hızla bize kadar ulaşıyor.

            Bizim otelin yetkilileri odalara çıkılmasına müsaade etmiyorlar, haklı olarak. Hasar tespiti yapılmadan risk almak doğru değil.

            Otelin kapısı önünde bir süre bekleşiyoruz. Daha sonra camekânlı kafeteryaya geçiyoruz. Sıcak çay iyi geliyor. Artçılar devam ediyor. Bazı artçılar yerimizden kaldırıp kapıya kadar koşturuyor.

            Gecenin geri kalanında otelde eşyalarımızı bırakarak geceyi geçireceğimiz yere gidiyoruz.

Ne idik ne olduk

            Deprem bölgesinde depremzedelere yardım amacıyla geldik bir gece de kendimiz depremzede olduk. İkişer katlı yapılardan oluşan sevgi evlerinde kendimize ancak yer bulabildik.

            Odalarda yerlere yataklar atıldı. Kim nereyi bulursa kendini oraya attı. Üç arkadaş kapıya yakın bir odada yer yatağına uzandık. Uyku gözlerimizden akıyor. Korku yüreğimizden taşıyor. Oda soğuk, ısıtma sistemi arızalı.

            Üzerimizdeki kıyafetlerle yatıyoruz. Pardösü, mont, kazak üşüyen bedenlerimizi ısıtmıyor. Gecenin ilerleyen saatlerine doğru biraz olsun dalıyorum.

            Burada güneş başkentten bir saat önce doğuyor, ben güneşten bir saat önce uyanıyorum. Van Gölü’ne nazır bir otel odasında uyanmayı ve otlu peynir ile kahvaltı etmeyi hayal etmiştim. Hayal olarak kalıyor.

Kaçan kaçana

            İnsan memleketini bırakır mı? Çaresizlik ve can korkusu taşıyan Van’lı memleketini bırakıp gitme derinde. Bu ikinci deprem doğaya olan güveni alt üst ediyor. İlk depremden hasarsız çıkan binalar ikinci depremde ortadan çatlıyor. Akıl alır gibi değil.

            İlk depremin şoku atılmaya ve deprem sonrası hayata adapte olmaya çalışan halk ikinci depremi de görünce bir daha evlere girmiyor.

Erciş

            Van merkezden Erciş’e hareket ediyoruz. Depremin en çok vurduğu yerlerden birisi Erciş. Van Erciş arası yüz kilometre kadar.

          Çok katlı binalar yerle bir olmuş. Toz, demir, moloz yığını birkaç gün öncesinin görkemli yapıları. Beşik gibi sallandık, diyor biri. Yer yerinden oynadı, diyor bir başkası.

          Kaymakamlık binasının önü ana baba günü. Herkesin cevaplanmasını istediği soruları var ama sorulara muhatap olacak kimseleri bulamıyorlar. Kendi aralarında konuşuyorlar, deprem anında nerede olduklarını nasıl davrandıklarını tekrar tekrar anlatıyorlar. Herkeste bir anlatma sendromu baş göstermiş, kimse kimseyi dinlemiyor.

            Kim bilir belki anlattıkça unutuyorlar.

        Çadır kentleri ziyaret ediyoruz. Çadırlardan oluşan kentte yeni yaşamlarına en çabuk çocuklar alışmışlar. Çadırlar arasında kovalamaca oynuyorlar.

            Akşam karanlığında Van’a tekrar döndük.

Çadır kent

            Kızılay’ın kurduğu çadırların kimisinde birden fazla aile kalıyor. Çoluk çocuk, kadın kız üst üste yatıyorlar. Dışarıda kar var. Isınmak için birbirlerine yakın duruyorlar.

            Çadırın birinde deprem sırasında kolu kırılan yaşlı bir kadına rast geldim. Tek başınaydı. Beni bekliyormuşçasına hikâyesini anlatmaya başladı. Üzerine gelen kuma ile gitmiş kocası. Oysa, yaşlı kadın kuması ile yaşamaya da razıymış. Depremden sonra belki vicdana gelir diye aramış kocasını ama kocasından aldığı yanıt ‘bir daha beni rahatsız etme’ olmuş.

            Başka çadırlarda başka dramlar.

            Korkudan altına kaçırmaya başlamış çocuklar, çocuklaşan yaşlılar. Çadırlardan idrarın ağır ve kesif kokusu taşıyor. Banyo yapma imkânını henüz bulamayan ve yaklaşık iki haftadır çadırlarda yatıp kalkan insanlar birbirlerinin kokularına alışmışlar.

            Mavi gözlü bir kız çocuğu, üç yaşlarında, belden altı çıplak; çadırın arkasına çişini yapıyor. Biz üstümüzde kalın kazaklar, montlarla ısınmaya çalışıyoruz. Bizi görünce utanıp kaçıyor.

Bilinmezlik

            Babalar, çadırlara yaklaşanları önce uzaktan süzüyorlar. Yanlarına yaklaşıp güvenlerini kazandıktan sonra ihtiyaçlarını sıralıyorlar. ‘Bu kışı çadırda mı geçireceğiz’ diye soruyorlar. Bilmiyorum, diyorum. Bilinmezlik karşılıklı duruyor.

            Gençlerle sohbet ediyorum. Üniversite sınavına hazırlanma aşamasındalar. Çadırlarda çalışma imkânı yok, ‘devlet bize herhangi bir hak tanıyacak mı’ diye soruyorlar. Bilmiyorum, diyorum. Bilinmezlik karşılıklı duruyor.

            Çocuklar çadır aralarında yolumuzu kesiyor, ‘siz ne dağıtıyorsunuz’ diye kocaman meraklı gözlerle soruyorlar. Çocuklara bakıyorum: ‘Umut’ dağıtıyoruz, diyemiyorum.

            Kar yağışı devam ediyor. Ortalık beyaz örtüye büründü. Çadırlar için tehlike çanları çalmaya başlıyor. Bundan sonra ne olacak?

Dönüş yolunda

            Pazar gecesi bu sefer sivil uçak Van’dan havalandı. Işıklar içindeki şehirlerin üstünden geçtik. Hangi şehirdi, isimleri neydi bilmiyorum. Bildiğim; şehirlerde insanoğlu gibi bir vardı, bir yoktu.   
        
Üzerimde yorgunluk, vücudumda soğuktan kırgınlık…

Van; kocaman bir harman yeri gibi devinip duruyor.

        Biliyorum; Tamara’nın hikâyesinin başladığı yere gitmek üzere tekrar Van’a dönüşüm uzun sürmeyecek.

                                                                

                                                                       İlyas Ali DAŞTAN

16 Aralık 2011 Cuma

ÖLÜM(SÜZ)LÜ KADIN


Bir arkadaş ortamında tanıştık, tanıştırıldık. Ortak arkadaşlarımız Berna ile Yılmaz’ın bize sormadan kendi aralarında aldıkları karar ile –sözde- tesadüfü bir buluşmayla aynı mekâna getirildik. İyi niyet abidesi candan arkadaşlarımız –aslında- daha bizi birbirimize göstermeden; seni bana, beni sana yakıştırmış ve uygun görmüşlerdi.
Bu ülkede evlenen birçok çiftin ilk nikâh memurluğunu en yakın arkadaşları yapmaktadır. Berna ve Yılmaz; hem nikah memurluğu hem de nikah şahitliğimizi yaptılar.
O günü hatırlıyor musun? Bu soruyu sana zaman zaman sorardım. İlk başlarda çok şey hatırlarken; yıllar geçtikçe hatırlanan detaylar azalmaya başladı. Hele bir süre sonra uzunca düşündükten sonra kırık dökük bir şeyler mırıldanırdın. Hatırladıklarının bir kısmı doğru ancak çoğu uydurmaydı. Bana cevap vermiş olmak, mahcubiyet duymamak adına o günleri aklından geçirirdin. Geçmişte yaşananları tüm çıplaklığı ile hatırlamıyorsun diye sana gücenmezdim. Ama en azından önemli günleri hatırlamanı beklerdim. En azından bunu…
Oysa ben o günü –ve başka günleri- hiç unutmadım. Keskin zekâmla detayları hatırlamamla dalga geçerdin. Sürekli aynı şeyleri kurguladığımı bu nedenle olayların, yaşananların, kimi konuşmaların aklımda sabit kaldığını söylerdin. Sana göre hafızam bilgisayarlarda kullanılan hard diskler gibiydi. Hiçbir bilgi silinmez, çöpe atılmaz; bilgisayar çökse bile hard diskteki bilgiler her zaman oradadır.
O gün buluşacağımız kafeye ilk olarak ben ve Berna geldik. Başkentin göbeğindeki kafenin ikinci katında, cam kenarında bir yere oturduk. Ben şekersiz kahvemi, Berna çayını söyledi. Havadan sudan, kız kıza konuşuyorduk. Sonra, Yılmaz ve sen masamıza doğru yöneldiniz. Yılmaz, çocukluk arkadaşım Berna’nın kocasıydı. Ama seni ilk defa görüyordum. Selam verip masamıza oturdunuz.
Kareli füme gömlek, gri keten pantolon vardı üzerinde. Saçlarına sürdüğün bolca jölenin parlaklığı alnının açık kalan yerine vuruyordu. Kalın çerçeveli gözlük ile kendine kattığın ukalaca bilmişliğe içimden gülmüştüm. Bu gözlükler sana hiç yakışmamıştı. Yıllar sonra ısrarımla ince çerçeveli bir gözlük aldığında herkes seni daha havalı bulmuştu da bu değişikliği benim ısrarımla yaptığını açıklamak zoruna gitmişti.
Bu sözde, sıradan tesadüfü buluşmada Berna ve Yılmaz’ın bize çaktırmadan yaptıkları kaş göz hareketlerinden bir kurmacanın içinde olduğumuzu anladım. Bozuntuya vermedim, her şeyi kendi akışına bıraktım.
Çocuklar; bizi birbirimizle tanıştırdılar. Sen, Yılmaz’ın aynı iş yerinden arkadaşı Hakkı; ben, Berna’nın çocukluk arkadaşı Serpil. Tokalaşmak için elini tuttuğumda yüreğinin elinde attığını hissettim. Avuçlarının içi terden ıslak ve sıcaktı. Gözlerinin karasının ayazda kalmış çocuk eli misali titrediğini de unutmadım.
Gördüğün gibi detaylara takılı kalan –senin deyiminle- hard disk gibi olan hafızam neleri hatırlıyor?
Seni, yaşarken ilk gördüğüm günü nasıl ayrıntıları ile hatırlıyorsam, ölmeden önce son görüşümü de öylece hatırlıyorum. Elinde kalın kabzalı bir ekmek bıçağı ile karşıma dikildin. Saçlarının dökülmeyen yerleri kirpi gibi olmuş. Dudaklarının kenarları, ölesiye korkan insanlar gibi seyirmiş. Hele gözlerin; elimi ilk kez tuttuğunda karası titreyen gözlerin birer kurşun gibi namlusundan fırlamaya hazırdı. Birazdan tetik düştü, gözlerin namludan fırladı ve elindeki bıçak göğsüme saplandı. Gözünün beyazında damar damar kızıllıklar, gözlerinin o çek sevdiğim karasında şimşekler vardı.
Ben senin yüzünü ölmeden önce hafızama işlerken, sen elindeki bıçakla göğsümü deşiyordun. Ne kadar sürdü bu sahne, ne kadar ayakta kaldım, bilmiyorum. Gözlerim karanlığa doğru kaydıkça, bedenim yere kapaklandı. Etraftan koşuşturmalar, siren sesleri, telaş, çığlıklar…
Karanlıklar, akışkan bir çamur gibi üzerimden kayıp gitti. Nerede olduğumu, nereden bilebildiğimi bilmiyorum. Ama olduğum yeri biliyorum. Burası eşleri tarafından öldürülen kadınlar için bir bekleme salonu diye tabir edilen dünya ile araf arasındaki yer. Yani dünyada ölmüş sayılanların öteki tarafta kabir azabı çektikleri bölüm.
Hiçbir fikrim yok; ölümlü mü yoksa ölümsüz müyüm?
Bir mezarım var ama ruhum huzura ermiş değil. Gerçekten ölememek ne acıtıcı; bunu ne yaşayanlar ne de gerçekten ölenler bilebilir.
Senin, sevgili kocamın, iki çocuğumun babasının nasıl oldu da yıllar sonra bir caniye dönüşerek, katilim olduğunu bulmak gibi bir işim var. Bunu kendime ve tanrıma izah edebildiğimde işte o zaman gerçekten ölmüş olacağım.
Ve ruhum gerçek huzura kavuşacak.
İşte o zaman öleceğim.
                                                                                  İLYAS ALİ DAŞTAN

28 Ağustos 2011 Pazar

İNSANIN VE ASLANIN ERKEĞİ



“Bu yazı bir kalem kavgası yazısı değildir. İnsanı aşağılamak ya da yermek amacı da taşımamaktadır. Türler arasında insanın karşı cinsini dövme/öldürme eylemini anlayamamanın dışa vurumudur.”



İnsan olarak hepimiz -en başta biz erkekler- “aslan” diye tarif edilmekten kıvanç duymaktayız. Aslan gibi, aslan yatağından belli, aslanım vs. yakıştırmalar için laf eden olmaz. Aslan, kedigillerden memeli bir hayvandır. Yani eşek gibi, katır gibi sıradan bir hayvan türüdür. İnsana, aslanlık iltifat iken bir başka hayvan türü olan eşeklik hakaret sayılmaktadır.

“İnsan düşünen hayvandır” insan için yapılan onlarca tanımlardan birisidir. Doğada birlikte yaşadığımız hayvanlardan bizi ayıran en temel fonksiyonumuz düşünme eylemimizdir. Biz insanlar, neden sonuç ilişkisi kurar, olayları değerlendirir ve bir fikir oluştururuz. Bu şekilde yaşamımızı idame ettiririz.

İnsanların aksine hayvanlar içgüdüleriyle hareket ederek yaşarlar. Milyonlarca yıldır yaptıkları gibi uçarlar, eşlerine kur yaparken aynı yöntemi kullanır, yumurtalarını aynı şekilde aynı adanın sahiline gömerler, yöntemlerini hiç değiştirmeden avlanırlar…

Bütün canlılar erkek ve dişi olarak iki türden oluşmakta ve bu iki türün ilişkisinden çoğalmaktadır. Tek eşlilik, geniş aile içinde yaşamak sadece insana özgü değildir. İzlediğimiz belgesellerde sosyolojik olarak kimi davranışların hayvanlar ve insanlar için benzer olduğunu görürüz.

Hayvanlar beslenme zincirinde kendisinden zayıf olan bir başka hayvanı öldürüp yerler. Bunun dışında kendi canları ve sürünün diğer üyelerine karşı bir tehlike sezdiklerinde saldırıya geçerler.

Bu zamana kadar izlediğim belgesellerde ve okuduğum kaynaklarda aslanlar arasında, erkek olanın dişi aslanı keyfi olarak öldürdüğü bir sahne hatırlamıyorum.

Oysa düşünebildiği ve düşündüklerinin sonucunda ürettiği fikirler sayesinde hayatını yönlendirdiği için hayvanlardan farklı olan insanın erkeği kimi zaman sudan sebeplerle dişisini yani kadını öldürmektedir. Boşanmak istediği için, kısa etek giydiği için, kıskandığı için, çalışmak istediği için… Gibi nedenlerle ölüme mahkûm edilen kadınların sayısı gün geçtikte artmaktadır.

Bir erkek kadını neden öldürür? Gözünü bile kırpmadan ve akla hayale sığmayan yöntemler kullanarak. Erkekliğini, erekliğini, erliğini kanıtlamak için olabilir mi?

Herhangi bir hayvan türü karşı cinsine karşı değil hemcinsine karşı bir güç gösterisi ve meydan okuyuşunda bulunur. Bu da dişiye kendini beğendirmek ve dişiyi elde etmek için yapılan bir mücadeledir. Türdeşi erkeğe karşı gücünü kanıtlayan bir erkek dişi ile birlikte olma zaferini kazanır.

Peki, insanın erkek türünde böyle bir amaç var mıdır? Başkalarından karısını kıskanan ve bu nedenle kötü davranıp karısını öldürdüğünü söyleyen bir erkeğin akıl ve ruh sağlığını bir daha kontrol etmek gerekiyor.

Hayvan türleri kavgalarını bir başka sürünün erkeklerine karşı verirler. Kendi dişileri ve yavrularının selameti için. Ama insanın erkeği hayvandan daha aşağı davranarak kendi eşini ve çocuklarını öldürerek anlaşılmaz bir davranış sergilemektedir.

Öldürme ve kavga olaylarında hayvanların davranışlarını anlayıp akılcı açıklamalar getirebiliyoruz. Ansiklopedik ve belgesel dilde; bir türün üyelerini korumak, türdeki dişiye kendisini beğendirmek vs. gibi nedenlerle öldürme eylemini gerçekleştirdiğini söyleriz.

Ama insan türündeki erkeğin, kadını öldürme davranışını nasıl açıklayacağız? Kadına karşı bir güç gösterisi olarak mı, yaşadığı toplumda kendisini gösterme davranışı mı, türdeşlerine meydan okuma mı? Yoksa hastalıklı bir ruh hali mi?

Yine başa dönelim. Aslan gibi adam tabirinin hoşa gittiği insanlar arasında kimi adamlar aslanların/hayvanların yapmadığını yaparak (karşı cinsini/eşini/kadını göz göre göre ve kana susamışça öldürerek) anlaşılmaz bir tablo oluşturmaktadır.


İlyas Ali DAŞTAN

21 Ağustos 2011 Pazar

ATASÖZLERİNDE KADINA BAKIŞ



Atasözlerimiz, geçmişten günümüze taşıdığımız önemli sözel değerlerimizdir. Atalardan yadigâr kalan bu kıymetli sözleri sohbetlerimizde, yazılarımızda kullanırız. Öyle zamanlar olur ki bir kısa cümle bütün konuyu özetler. İşte taşı gediğine koyduk deriz.

Çok söze hacet yok deyip az sözle çok şey anlatmak iyidir. Ancak öyle özlü sözler var ki acaba atalarımız neden bu sözü söylemiş diye de düşünmeden edemeyiz. Benim de aklımı kurcalayan ve acaba bu sözleri atalarımız neden söylemiş dediğim sözleri sözlükler ve internetten derledim.

Kız çocukları için reva görülen yaşam bir an önce koca evine girmeleri ve kocalarının kanatları altında yaşamlarını sürdürmeleridir.

• Kız beşikte çeyiz sandıkta.

• On beşinde kız ya erdedir, ya yerde.

• Kızı kendi havasına bırakırlarsa ya davulcuya varır, ya zurnacıya.

• Kız evde olsa da elden sayılır.

Kız çocuklarını, kadınları cinsiyetlerinden ötürü aşağılayan onları kötüleyen sözler vardır. Kadını ikinci sınıflaştıran, değersizleştiren bu sözlerdeki amaç herhalde kadınların gücünü kırmak, onları yıldırarak kendilerinin bile kendi güçlerine inanmamalarını sağlamaktır.

• Kadını sırdaş eden esrara tellal aramaz.

• Avradın kazdığı kuyudan su çıkmaz.

• Kadının şerri şeytanın şerrine eşittir.

• Avrattan vefa, zehirden şifa.

• Kız yükü, tuz yükü.

Erkekler neyse ne de doğumu yapan kadınlar bile öncelikle “çocuk” doğurdum demek yerine “erkek” ya da “kız” doğurdum demektedirler. Toplum olarak erkek çocuğuna düşkünlüğümüzü önceleri tarıma dayalı ekonomiye bağladık. Tarlada çalışacak bedensel güce ihtiyaç vardı. Bu alışkanlığımız şehirde de devam etmeye başladı. Kız çocuğu doğurmanın, kadının kendisinden kaynaklanan bir durum olduğuna inanıldı. Bilim, cinsiyeti belirleyen kromozomların babadan geldiğini söylese de erkek delisi kimi babalar yine kız çocuğu doğurdu diye karısını hastanede bir başına bıraktılar. Atalar, kadın olmanın, kız doğmanın ne demek olduğunu şu sözlerle kayıt altına aldılar.

• Oğlan doğuran övünsün, kız doğuran dövünsün.

• Oğlan olsun deli olsun, ekmek olsun kuru olsun.

• Oğlanı her karı doğurmaz, er karı doğurur.

• Kadının hükmettiği evde mutluluk olmaz.

• Kız doğuran tez kocar.

• Kadının şamdanı altın olsa mumu dikecek erkektir.

• Karı doğurduğu kızı beğenmez.

Hiç kadın ile erkek eşit olur mu? Olur mu? Olmadığını anlatan şu sözlere bakınız.

• Kadın kocasının çarığı, anasının sarığıdır.

• Kadının sofusu şeytanın maskarası.

• Kadın kısmına sır verilmez.

• Kadının saçı uzun olur aklı kısa.

• Kadının bir aklı, erkeğin dokuz aklı vardır.

• Avradın dolaşığı, akşamdan sabaha kor bulaşığı.

• Karıya sır verme, kındırayla tög silme.

• Kızlar saçından oğlan traşından belli olur.

• Kadının biri ala ikisi beladır.

• Kadın gâvurdur, Müslüman anasıdır.

• Adam eşeğinden, kadın döşeğinden belli olur.

• Alma soysuzun kızını, sürer anası izini.

• Ana gezer kız gezer bu çeyizi kim düzer.

• Bez alırsan Musuldan, kız alırsan asilden.

• Yağmur gece yağar, gündüz diner, yıl düzgündür. Gündüz yağar, gece diner yıl bozgundur. Evde kadın güzel, erkek çirkin ev bozgundur. Erkek güzel kadın çirkin ev düzgündür.

• Ihlamurdan odun olmaz, beslemeden kadın olmaz.

Erkek adam doğru düzgün bir şekilde dünyaya gelmiştir. Her erkek sütten çıkan ak kaşıktır. Zaten, “kadın kocasını isterse vezir eder isterse rezil.” Aklı bir karış olan kadın kısmına, “gökyüzünde düğün var deseler kadınlar merdiven arar.”

Hadi her söze bir açıklama getirdiniz; atalarımızın mutlaka bir bildiği var dediniz. Peki, şuna ne diyeceksiz:

• “Karının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin.”
Son zamanlarda üzerinde en çok durduğumuz sosyal sorunlardan birisi olan şiddet ve kadın cinayetlerinin başkahramanları bu atasözünü kendilerine düstur edinmiş olmamalılar ki döve döve kadınları öldürmektedirler.



Bu sözleri de dünyada başka ülkelerde yaşayan insanların ataları söylemiş. Bu sözleri de paylaşalım.

• Kadın, çalındıktan sonra duvara asılacak bir keman değildir. (Almanya)

• Altın ateşle, kadın altınla, erkek kadınla imtihan edilir. (ABD)

• Bir kadının yüzündeki ifade, sırtındaki elbiselerden daha mühimdir. (ABD)

• Eski zaman genç kızı, utanınca kızarırdı; şimdiki genç kız, kızarınca utanıyor. (ABD)

• Bir baba kudretinden aşağı derecede, çocukları kudreti nisbetinde, kadını da kudretinin fevkinde giyinmelidir. (Arap)

• İki karısı olan erkek, iki ateş arasında kalan birine benzer. Hangi yana sokulsa yanar. (Arap)

• Kadın gölge gibidir, kendisini takip edenden kaçar, önünden gidenin arkasından koşar. (Arap)

• Kadın, kokusunu yalnız tenhada veren bir çiçektir. (Arap)

• Bir kadın yemek pişirmeyecekse malzemeleri hazırlamak bütün gününü alır. (Arnavut)

• Ana gibi yar olmaz, vatan gibi diyar. (Azerbaycan)

• Dere kenarına ev yaparsan bilesin ki sel malıdır, kendin yaşlı, avrat genç bilesin ki el malıdır. (Azerbaycan)

• Kadın adamı vezir de eder rezil de eder. (Azerbaycan)

• Kadın Allahın erkeğe gönderdiği en büyük hediyedir. (Azerbaycan)

• Kadınsız erkek susuz çöle benzer, yalnızlıktan kurur. (Azerbaycan)

• Kış güneşine, kadın gülüşüne inan olmaz. (Bulgaristan)

• Kadının el mahareti aklını gösterir. (Çerkez)

• Kadının olduğu yerde kılıç çekilmez. (Çerkez)

• Erken kalkmayan avrat, söz dinlemeyen evlat, mahbuzla gitmeyen at kapında varsa kaldır at. (Çin)

• Eğer Tanrı yağmur yağdırmak ve anan ikinci kez evlenmek isterse, buna kimse mani olamaz. (Çin)

• Kadına inanan, kendini aldatır. İnanmayan da kadını aldatır. (Çin)

• Sağır bir kocayla, kör bir kadın mutlu bir çifttir. (Danimarka)

• Babalar, doğanın yarattığı bankerlerdir. (Fransız)

• Şanslı adamın karısı ölür, şanssız adamın atı ölür. (Gürcü)

• Kadınlar gülebildikleri zaman gülerler, istedikleri zaman ağlarlar. (İngiliz)

• Bir kadına yapmaması gerekenleri söylemek ona neler yapabileceğini göstermektir.( İspanyol)

• Kadın, kitap, at ödünç verilmez. (İtalya)

• Erkek saltanatını sürer, yöneten ise kadındır. (İtalya)

• Evleneceğin kadını ve ineğini kendi köyünden seç. (İtalya)

• İnsanın birinci karısını Allah, ikinci karısını insanlar, üçüncü karısını şeytan yollar. (Japon)

• Ergen gözüyle kız, gece gözüyle bez alma. (Kazakistan)

• Bayram günü kadın alma, yağmurlu gün at koşturma. (Kırgızistan)

• Doğum yapan her şey dişidir. Kadınların ezelden beri bildiği kâinatın dengelerini, erkekler de anlamaya başladıkları zaman, dünya daha iyi bir dünya olmak üzere değişmeye başlamış olacaktır. (Kızılderili)

• Yaşını söyleyen kadın ya genç olduğu için kaybedecek bir şeyi yoktur ya da yaşlı olduğundan kazanacak bir şeyi yoktur. (Malezya)

• Akıllı kişi atını, ahmak karısını över. (Özbek)

• At alırsan, binip al, evleneceksen kadını görüp al. (Özbek)

• Şeytan gidemediği yere, bir kadın gönderecektir. (Polonya)

• Bir genç kız, dört duldan iyidir. (Polonya)

• Kadın evlenmeden önce, erkek evlendikten sonra ağlar. (Polonya)

• Çirkin kadın yoktur; az votka vardır. (Rus)

• Hiç bir mutfak iki kadını alacak kadar zengin değildir. (Sudan)

• Güzellik, tabiatın kadınlara verdiği ilk hediye, aynı zamanda geri aldığı ilk şeydir. (Şili)



Yazıya konu ettiğim, kadınlarla ilgili söylenmiş olan bazı sözleri bilinçli bilinçsiz, yerli yersiz kadın/erkek hepimiz kullanıyoruz. Söylendiğinde bir kadın için incitici ve yaralayıcı olan sözlerin bilinçaltına yerleşerek kadına bakış açımızı olumsuz yönde etkilediğini düşünüyorum.


İlyas Ali DAŞTAN

18 Ağustos 2011 Perşembe

BİR KADIN CİNAYETİ DAHA…

Kadın cinayeti haberlerinin verilişine dikkat ediyor musunuz? Gazetelerin üçüncü sayfalarına girebilen, öldürme yönteminin ilginçliğine bakılarak televizyonların haber kanallarına konu olan cinayet haberleri hep aynı spotta veriliyor.

“Bir kadın cinayeti daha…”

‘Daha’ diye verilen ve belleğimizde klişeleşen haberler:

- Çok sayıda görgü tanığının olduğu olayda koca, eşini boğazından keserek öldürdü.

- Vücudunun çeşitli yerlerinde 11 bıçak darbesi tespit edilen kadın, olay yerinde yaşamını yitirdi.

- Kadın, sokak ortasında uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti.

- Kadın, eski eşi tarafından silahla vurularak öldürüldü.

- Vücuduna 8 kurşun isabet eden kadın hastaneye kaldırılırken yolda hayatını kaybetti.

- Kadın, tecavüze uğradığı ve şiddet gördüğü eski eşi tarafından 11 yerinden bıçaklanarak öldürüldü.

- Taksi şoförlüğü yapan 64 yaşındaki adam, eski eşi 45 yaşındaki kadını tabanca ile vurduktan sonra intihar etti

- Koruma altına alınan bir kadın, kendisine ve çocuklarına şiddet uyguladığı gerekçesiyle boşanma davası açtığı kocası tarafından, çocuklarının gözleri önünde öldürüldü.

- Evli ve 3 çocuk annesi bir kadın, kimliği henüz belirlenemeyen bir yakını tarafından tabancayla vurularak öldürüldü.

- Eşi tarafından bıçaklanan 18 yaşındaki bir kadın, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti.

- Kocasından boşanmak üzere olan kadın sokak ortasında kurşunlanarak hayatını kaybetti.

- Kadın, boynuna isabet eden 9 milimetre kalibrelik bir kurşunla hayatını kaybetti.

- Barışmak istemeyen kadını sokak ortasında öldürüp, intihara teşebbüs etti.

- Kadın, boğazı kesilerek öldürüldü.

- Genç kadın mirası uğruna öldürdü.

- Aldatıldığı iddiasıyla karısını öldürdü.

- Nişanı bozan sevgilisinin evini av tüfeğiyle basan çılgın âşık, nişanlısı babasını öldürüp intihar etti.

- Boşanmak isteyen edebiyat öğretmen kadının boğazı sokak ortasında bıçakla kesildi.

- Kadını kurşun yağmuruna tuttu...

- Kadını, iki kızının gözleri önünde av tüfeğiyle öldürdü.

- Bir çocuk annesi kadın, bıçaklanarak öldürüldü.

- Kadını, çocuklarının gözü önünde tabancayla kurşun yağmuruna tutarak öldüren 55 yaşındaki adam kızımı da öldüreceğim, dedi.

- Bir kadın daha göz göre göre, bile bile ölüme gitti

- Kadın, bir yıl önce terk edip boşanma davası açtığı kocası tarafından tabancayla öldürüldü.

- Karısını sırtından vurdu.

- Kadın, iki gün boyunca işkencelere ve tecavüze uğradı ve öldürüldü.

- İki gün önce terk ettiği karısını kalbinden bıçakladı.

- Adam, cebinden bir bıçak çıkarmış kadına saplıyordu.

- Başkentte bir kadın ayrı yaşadığı eşi tarafından sokak ortasında bıçaklanarak öldürüldü.

- Bıçak darbelerinden biri kalbine isabet eden kadın öldü.

- Sığınma evinde kalan kadını sokak ortasında tüfekle öldüren koca, kendisini de yanlışlıkla yaraladı.

- Kendisinden boşanmak isteyen eşini iki kızının gözleri önünde tüfekle öldürdü.

- Başka bir erkekle mesajlaştığı gerekçesiyle eşini bıçaklayarak öldürdü.

- Sevgilisini öldürüp, 'elma seviyor' diye elma bahçesine gömdü.

- 'Eve geç gelme' konusunda tartıştığı annesi, ablası ve kız kardeşini öldürdü.
- 'Ailem duymasın' dedi, sevgilisini öldürüldü.

- Bir kişi, kavga ettiği karısını kabloyla boğarak öldürdüğünü belirterek, polise başvurdu.

- Kadın yasak aşk yaşayıp, bebek aldırdığı için boğazı kesilerek öldürüldü.

- Ormanlık alanda kadın cesedi bulundu. Ceset üzerinde yapılan incelemede, 17 yerinden bıçaklanarak öldürüldüğü anlaşıldı.

- Baldızının gözü önünde eski eşini öldürüp intihar etti.

- Bir kişi, tartıştığı karısını bıçaklayarak öldürdü.

- Yaşlı kişi, 'kendisine iyi bakmadığı iddiasıyla' karısını av tüfeğiyle vurarak öldürdü.

- Eski erkek arkadaşı, genç kızı pompalı tüfekle öldürdü.

- 65 yaşındaki adam, 4 ay önce evlendiği eşini 8 yerinden bıçaklayarak öldürdü.

- 3 aylık bebeğinin annesini öldürdü.

- İzmir'in Menderes ilçesinde, ormanlık alanda toprağa gömülü halde kadın cesedi bulundu.

- Oğluyla, oğlunun nikâhsız olarak yaşadığı ikiz bebeklerine 7 aylık hamile olan kadını av tüfeğiyle vurarak öldürdü.

- Çocukları uyurken tartıştığı eşini, silahıyla vurarak öldürdü.

- Yaşanan tartışma sırasında kendimi kaybettiğim için kadını öldürdüm. Kötü yola düşmesini istemedim.

- Ayrılmak isteyen sevgilisini öldürüp evini yaktı; sonra intihar etti.

- Öldürüldükten sonra gövdesi gitar çantası, başı ise çöp poşetine konulmuş olarak çöp konteynırında bulundu.

- TV programında şiddet gördüğünü söyleyince oğlu tarafından öldürüldü.

- Evlilik dışı hamile kaldığı için ağabeyince öldürüldü.

- Ailesinin karşı çıktığı kişiyle evlendiği için ailesinin görevlendirdiği bir kişi tarafından öldürüldü.

- Evlilik dışı ilişkisinden anne olan kadın silahla yaralandı, hastanede öldürüldü.

- Tecavüze uğrayıp hamile kaldıktan sonra ağabeyi tarafından öldürüldü.

- Evden kaçıp mankenlik ajansına başvurduğu için babası ve ağabeyi tarafından öldürüldü.

- Evlilik dışı ilişkiye girdiği gerekçesiyle taşlanarak öldürüldü.

- Başka erkeklerle beraber olduğu söylentileri üzerine kocası tarafından kalbinden bıçaklanarak öldürüldü.

-


Kadın cinayetlerinin artması ve ortaya çıkan tablonun ürkütücü ve tüyler ürpertici olması nedeniyle devletin en yüksek denetleme organı olan Devlet Denetleme Kurulu olayları incelemeye başlamıştır.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2011 yılı ilk altı aylık şiddet ve cinayet listesini açıklandı: 21.07.2011 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yer alan haberde 6 ayda 130 kadının öldüğü liste şöyle sıralanıyor.

- OCAK: 22 KADIN CİNAYETİ, 8 KADIN İNTİHARI, 13 YARALAMA, 14 TECAVÜZ

- ŞUBAT:16 KADIN CİNAYETİ, 5 KADIN İNTİHARI, 4 YARALAMA, 13 TECAVÜZ

- MART: 28 KADIN CİNAYETİ, 8 KADIN İNTİHARI

- NİSAN: 21 KADIN CİNAYETİ, 7 ŞÜPHELİ ÖLÜM, 8 KADIN İNTİHARI, 8 KADIN İNTİHAR GİRİŞİMİ, 12 KADIN ÖLDÜRÜLMEYE TEŞEBBÜS, 2 YARALAMA, 14 TECAVÜZ

- MAYIS: 27 KADIN CİNAYETİ, 3 İNTİHAR

- HAZİRAN: 16 KADIN CİNAYETİ, 3 KADIN ŞÜPHELİ ÖLÜMÜ, 3 KADIN İNTİHAR, 4 KADIN ÖLDÜRÜLMEYE TEŞEBBÜS, 3 KADIN SİLAH VE BIÇAKLA YARALAMA, 5 TECAVÜZ.

“Daha” diye başlayan cinayetlere kurban giden kadınların sadece adları başka. Eşleri, sevgilileri, babaları, eski kocaları tarafından öldürülen, tecavüz edilen, şiddete maruz bırakılan kadınların yazgıları ise aynı. Bunlar arşivlerdeki yerini alan kadın cinayet haberlerinin basına yansıyan bir bölümü.

“Daha” kelimesi yanlış giden politikalara işarettir. Kadına verilen haklar konusunda dünya ülkelerine öncülük eden bir ülkede kadını koruma konusunda yavaş hareket edildiğinin bir göstergesidir.

“Daha” kelimesi sanki kadın cinayetlerini sıradanlaştırmaktadır.
Konu ile ilgili hazırlanan istatistikler raporlar günde ortalama üç kadının yaşamını kaybettiğini söylüyor. Bu üçlerin toplamı bir yıl içinde bini geçmektedir. Binlerce ölen ve karşısında binlerce öldüren. Her yıl bin kişi cinayet zanlısı olarak cezaevlerine konmakta ama bu öyle derin bir kuyu ki gelecek yıl bin kişi daha sahneye çıkmakta ve bu kısır döngü böylece sürüp gitmektedir.

İstatistiklere konu olan rakamlar akıllara durgunluk veriyor.

Aramızda bu denli çok mu kadın düşmanı adam yaşamaktadır? Diye düşünmeden edemiyor insan.

İLYAS ALİ DAŞTAN

ERKEKTE ŞİDDET GENİ



Bilim ve teknoloji o denli ilerledi ki hemen her gün insanın yaşamını aydınlatan bir gen bulunuyor. İnsandaki kırk dört kromozom üzerinde yer alan yüz bin genin şifresi yavaşta olsa çözülüyor.

Yaşayan türler arasında sadece insanda, insanın da erkek cinsinde bulunan ve karşı cinsi olan kadına uyguladığı şiddetin gen şifresi, genetik bilimciler tarafından çözüldü. Şifreler kamuoyu ile paylaşıldı. Ancak şiddet geninin şifresinin deşifresi çok özel bazı cümleler ile tekrar formüle edildi. Erkek egemen bir dünyada kadın döven erkeğin şer ve şirretinden korunmak için böyle bir formülasyona gidildiği söyleniyor.

Kimi basın yayın organlarının acar muhabirlerince ele geçirilen şiddet geninin deşifreleriyle ilgili bazı ipuçları hakkında yazılan makaleden satır başlarını paylaşıyorum.



Dünyaya, kız çocuğu olarak gelmek hiçbir zaman ayrıcalık olmamıştır. Her ne kadar “ana gibi yar Bağdat gibi diyar” bulunmuyor olsa da kız çocuğu doğuran analara vah ki vah, tüh ki tüh!. Öyle ki analar kendi arasında “oğlanı her karı doğuramaz, er karı doğurur” derler. Oğlan doğurma yarışı öyle tatlı bir rekabet içinde geçmez. Kadınlar, “oğlan doğuran övünsün, kız doğuran dövünsün” diyerek kıran kırana yarışırlar, doğum sancıları dağları taşları aşarken.

Hey gidi hey, dokuz ay on gün sonra kundaklarda bebekler sallanırken, birileri laf sokuşturmaya devam eder. “Oğlandır oktur, her evde yoktur.” Zaten, boşuna dememişler “kız doğuran tez kocar”, “kız yükü tuz yükü.”

Kızlar için yaşamın kurgusu hazırdır. Onlar için yazılan kader, ilkokul piyesleri kadar basit ve düzdür. “Kız beşikte çeyiz sandıkta” desturuyla kadına biçilen yaşamın haritası çizilmeye başlıyor. Öyle uzağa da gidilmeden, ayakları sandalyeden yere değdikten sonra “on beşindeki kız ya erdedir, ya yerde”.

Vay efendim ben âşık oldum, deliler gibi seviyorum, kara sevdaya tutuldum, beni gönlümün istediğine verin, demek de ne haddine kadının. Babalar yüksek perdeden konuşur, baba sözü üzerine söz olmaz. Hem, “kız kendi havasına bırakırlarsa ya davulcuya varır, ya zurnacıya.” Kız aşk, meşk dedikodusuna karışmadan, “demir tavında, dilber çağında” sevilmeden, adı dokuza çıkıp sekize inmeden, keklik gibi düz ovada sekmeden, bir an önce kendisi beşikte iken hazırlanan çeyizi ile baş göz edilmelidir. Kızlar, erkek evlat vermek için ne kadar erken evlenirse o kadar iyidir, çocuk mocuk “erken kalkan yol alır, erken evlenen döl alır.” “Erken evlenen yanılmamış.” Atalarımız her işi bilmiş de sözünü söylemiş.

Anneler, gelin giden kızlarına kendi annelerinin bir zamanlar kendisine verdiği nasihatleri kutsal emanetleri devreder gibi verirler. Aman kızım, canım kızım, kınalı kuzum, al yanaklı bal dudaklım; bizi ele güne rezil rüsva etme, kocanın sözünden çıkma. Sen daha bilmiyorsun, “kadının saçı uzun aklı kısa” olur. Öyle, ev işlerinde, kocanın gidiş gelişlerinde, er kişinin deyişlerinde ağzını açma, sana söylenenden dışarı çıkma, soru sorma, merak etme. Hem daha sonradan öğreneceğin bir şey de “kadının bir aklı, erkeğin dokuz aklı vardır,” bunu da unutma.

Bir kadın olarak, olmayan aklını başına toplayacaksın. “Kocana göre bağla başını, harcına göre pişir aşını.” “Kadının hükmettiği evde mutluluk olmaz” kocan ne derse doğru der, çünkü o her şeyi senden de senin gibilerden de iyi bilir.

Koca dayağı, kayınbaba, kaynata gibi bilumum erkek akraba dayağı karşısında ses çıkarılmaz. Kocanın vurduğu yerde gül biter, gül bitmez ise mor menekşe biter. Kulağına küpe, boynuna muska olsun: Baba evinin kapısından “gelinlikle çıkılır kefenle girilir.”



Bu şifreler sayesinde, binlerce yıldır genlerimize yerleşen kadına şiddet ve dayak kültürünün nasıl oluştuğu hakkında az çok fikir sahibi olabildik. Değil mi?



İlyas Ali DAŞTAN

11 Ağustos 2011 Perşembe

HİÇBİR KADIN ŞİDDETİ HAK ETMEZ



Kadına şiddet uygulamak erkeğe hak değildir; hiçbir kadın şiddeti hak etmez.

Kadına şiddetin son bulmamasına bir neden erkeğin kadın üzerinde var olduğunu iddia ettiği/sandığı ve körü körüne inandığı mülkiyet hakkıdır. Mülkiyet, mal/meta üzerindeki sahipliği ifade etmektedir. İnsan için yap(a)mayacağımız tanımlamalardan birisi de onun meta/mal olarak görülemeyeceği gerçeğidir.

Ancak, biliriz ki genel gerçekler ve doğrular herkes için aynı anlam ifade etmemektedir. Toplumun her katmanında kadına şiddet uygulandığını biliyoruz. Şiddet uygulayıcılarının profili çok geniştir.

Şiddet uygulayıcıları arasında, yoksul ya da zengin olmak; genç ya da yaşlı olmak; üniversite mezunu ya da cahil olmak; iş adamı ya da amele olmak; çalışan ya da işsiz olmak gibi ayrımlar olduğunu söylemek mümkün değildir.

Farklı olan sadece şiddeti uygulama biçimidir. Bir de adı ve bedeni değişen kadın!

Şiddet sadece aile içerisindeki erkeğin kendisinde gördüğü hak olmaktan çıkmış erkeğin toplumsal bir hakkı haline gelmiştir. Evde eşini döven erkek şehirde, caddede ve sokakta da boş durmamaktadır. Toplu taşıma araçlarına şortla binen kadın sporcu toplumun ahlakını/namusunu bozuyor diye kırklı yaşlardaki erkek tarafından şiddete maruz kalabiliyor.

Böylesine hastalıklı bir hak temelli anlayışı idrak etmek güçtür.

Kadınlarla ilişkisinde şiddeti uygulamayı bir yöntem olarak gören ve bunu kendisine hak ilan eden erkeği ciddi şekilde irdelemek/incelemek gerekiyor. İronik olacak ama erkekte var olduğunu düşündüğüm şiddet geninin şifresinin, genetik bilimciler tarafından çözülmesi ve buna uygun tıbbi/sosyal/psikolojik tedavi yöntemleri üzerinde çalışmalar yapılması kaçınılmazdır.

Kadını maruz bıraktığı şiddette, kendisini haklı gören erkeği; anne karnına düştüğü andan itibaren şekillendiren toplumsal inanışların/törelerin, çevre ve ailesel beklentilerin rolü üzerinde de düşünmek gerekiyor.

Şiddet ve şiddeti uygulayıcı rolünde olmanın öğrenilen bir davranış olduğu kabul edilmektedir. Çocuk, en başta kendi ailesinde, aile çevresinde, okulda, yurtta şiddeti görmektedir. Aile içerisinde annesinin babası tarafından dövülmesini izleyen erkek; kendisi de eşini dövmekten geri kalmamaktadır. Kadına şiddetin kısır döngüsü hiçbir kırılma ya da değişime uğramadan sürüp gitmektedir.

Şiddet uygulayıcısı erkeğin, kadının varlığı üzerinde kendisinde hak olarak gördüğünü kamu ve hatta kamu kuruluşlarında görev yapanlarda aynı şekilde değerlendirmektedir. Kadın şiddete maruz kaldıktan sonra başvurduğu kollukta “kocandır, hem döver hem sever” gibi bir yöntemle karşılanmakta ve kadına, ailesinin düzenini daha fazla bozup erkeğini resmi kurumlarda rencide etmemesi için şiddet gördüğü eve ve kişiye dönmesi yönünde sözler sarf edilmektedir. Şiddete maruz kalıp korunamadığı için canından olan kadınlar bu toplumun bir ayıbı ve gerçeğidir.

Çağdaş toplumlar insan hakları konusunda evrensel değerleri içselleştirip yaşam tarzlarını şekillendirirken ilerlemeye çalışan aslında geri kalmış toplumlarda bir cinsiyet diğer cinsiyet üzerinde dayakla terbiye hakkı iddia etmektedir.

Hiçbir kadın (insan) ne olursa olsun şiddeti ve daha korkuncu öldürülmeyi hak etmez.

İlyas Ali DAŞTAN